ir a principal |
Ir a lateral
<$BlogIt
Bugün güneşli ve güzel bir gün.. çok seviyorum böyle havaları... güzel bir insanla da görüşüp çay içeceğiz... belki bişeyler de yeriz.. 16:30 mecidiyeköy profiloda başlayacak gün, hangi balıkçı lokantasında devam eder bilmiyorum...
Etiketler: günlük, özel
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/bugun.html"permanent link"><$BlogIt14:39>

<$BlogIt00:16br />
<$BlogIt
çok kısa yazacağım.. stant geçiş noktasında ki acı/yanma hissi bugün oldukça rahattı.. çok fazla acı hissetmedim ve düne oranla daha fazla yemek yedim... genel olarak sağlık durumum iyi..
Etiketler: 3. kemoterapi seyri, kanser, kemoterapi günlüğü
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/3-kemoterapi-sonras-10-gun-cuma.html"permanent link"><$BlogIt00:16>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt21:05br />
<$BlogIt
Evet kulağa komik geliyor farkındayım ama durum gerçekten böyle. Kanser hücreleri glikoz ile besleniyor, seviyor artık ne derseniz.. Bundan yola çıkarak kanser hastalığının ameliyat edilemediği ve biopsi yapılamadığı durumlarda tespit edilmesi gerçekten çok zor.
İşte böyle durumlarda PET-CT denilen bir radyasyon grafisi var. Nedir ne değildir şeklinde değil de kendi başımdan geçen şekilde anlatırsam sanırım daha iyi olur...
Bu PET-CT çekiminin ücreti halk standardı bir klinikte yaklaşık 3000-5000 TL arasında, hal böyle olunca SSK önüne gelene PET-CT çekilmesine izin vermiyor. Eğer PET-CT çekimi olacaksa öncelikle doktorunuzun bunu isteyen bir yazı yazması gerekiyor.
Sonrasında kanser hastası ve ne hastası iseniz, hastalığınızın başlangıcından itibaren ne işlem gördüyseniz mutlaka hepsinin resmi olarak çıktılarını alıp dosyalayıp kliniğe götürmelisiniz... Bu belgeler genelde şöyle;
- Patoloji raporları,
- Tomogrofi filmleri ve raporları,
- Röntgen ve ultrason filmleri ve raporları,
- Kemoterapi alınmışsa hepsinin raporları (her seans için),
- Radyoterapi alınmışsa raporu,
- Eğer olmuşsa ameliyat raporları.
Bu belgeleri kliniğe teslim ettikten sonra , klinik bunları SSK'ya gönderip hasta için onay istiyor, SSK belgeleri inceledikten sonra (
eğer bir hastalık ve hikayesi belgelenmişse) genellikle onay veriyor. Sonrasında PET-CT çekimi için hastanın hazırlık süreci başlıyor.
PET-CT çekimi yapılacağı günün bir gün öncesi akşamından çekime kadar olan sürede birşey yememek gerekiyor. Klinik size bir ilaç ismi söyler adını tam hatırlamıyorum ama kendisi iyottur, 1,5 litre su ile karıştırılarak çekim öncesi yaklaşık 5 saat önce içilmeye başlanır, her yarım saatte 1 bardak. dibinde iki bardak kalacak şekilde su tüketilir.
Çekim için kliniğe 3 saat önce gitmek gerekiyor.
Oraya vardığınızda size önce şeker hastalığınızın olup olmadığı soruluyor.. bu kısım önemli, çünkü kolunuza takılan kataterden çekime 1,5 saat kala size damardan bir ilaç enjekte ediliyor... bu sıvının adı
FDG ve içeriğinde anladığım kadarıyla yoğun şeker var.
Bu ilaç kolunuza enjekte edilir edilmez bir de Xanax yutturuyorlar, bunun amacı da dolaşım sistemine enjekte edilen ilacı minimum gereksinimle haraketsiz olarak duran bir bedende hangi organların çekeceği.. xanax sayesinde zaten çekim saatine kadar uyuyorsunuz haraketsizce. o sırada uyansanız bile sıkı sıkı tembih ediyorlar haraket etme diye..
Sonra görevli sizi bekleme/uyku odasından alıp şişede kalan iki bardak iyotlu suyu içirdikten sonra 40-45 dakika kadar süren bir çekime giriyorsunuz... Klasik tomografi cihazına benzeyen bir cihaz bu PET-CT cihazı.. lakin tomogrofi çekiminden farklı olarak yattığınız yere sizi güzelce sabitleyerek bağlıyorlar. Çekim sırasında özellikle kafam baya bi acımıştı...
Çekim bittikten sonra bazen ististani olarak tekrar kısa bir çekime daha alıyorlar...(beni aldılar..)
Bu çekim biraz daha basit, ama farklı... Doktor yanıma gelip nefesini tutabilir misin? dedi,, sorun değil eski dalgıçlardanım dedim, güzel dedi sana söylediğimde tut ve tekrar söyleyene kadar bırakma dedi. Peki dedim o zaman siz de benim şu telefonuma mukayyet olun o arada...
Sonra içerden ses geldi (derin nefes alın ve tutun!) tuttum.. yaklaşık 2 dakika falan sürdü , (bırakabilirsin) diye ses geldi tekrar.. sonra çekim bitti, doktor geldi.. iyi tuttun nefesini dedi. tebrikler! teşekkürler dedim söylemiştim, eski dalgıçlardanım...
Ve sonuç kısmı,,, sonuçlar genellikle en erken bir gün sonra, sıkışık durumlarda da iki güne kadar çıkıyor...
Benim sonuçlarım bir gün sonra çıktı ve raporda malasef iyi şeyler yazmıyordu, problem yaşadığım bölgelerde FDG tutulumu görülmüş.. yani vücuduma verilen şekerli ilaç kanser hücrelerinin çevresinde toplanmışlar...
Tam olarak şöyle yazmaktaydı..;
"
Özofagus distal kesiminde izlenen stenti çevreleyen ve yoğun FDG tutulumu gösteren anuler tarzda doku kalınlaşmaları izlenmektedir(SUDmaks=7.8) "
Böyle işte.. ve çekim sonuçlarının gözle görünen fotoğrafları var onu da tarayıp koyuyorum;

Etiketler: kanser, PET-CT
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/seker-ile-kanser-hucresi-av-pet-ct.html"permanent link"><$BlogIt21:05>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt01:56br />
<$BlogIt
Doktoruma verilmek üzere yazılan bloglardan biri daha...
Evet, gene fena sayılmayacak bir uyku uyudum dün gece, allahtan uyku düzenimde problem yok gibi...
Hemoroid gibi bir sıkıntı söz konusu oldu fakat ulrtaproct vs ile tedavi etmeye başladım... bir kaç güne problem kalmaz... kemoterapinin bende ki en belirgin yan etkilerinden bu...
Şu anda tek problem stant geçiş noktasında ki acıma, rahat yemek yiyemiyorum. bu çok ciddi problem olmaya başladı, lokmalarımı yuttuğumda stant geçişinde çok ciddi canımı yakıyor... ve bugün de aynı problem devam etti... galiba kemoterapinin bitmesini beklemeden buna acil çözüm bulmamız gerek...
bugün itibariyle başka problemim yok fakat stant problemi gittikçe daha da ciddileşiyor...
Not:
henüz ölemem... daha inadına yaşayıp göreceğim günler var... Etiketler: 3. kemoterapi seyri, kanser, kemoterapi günlüğü
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/3-kemoterapi-sonras-9-gunpersembe.html"permanent link"><$BlogIt01:56>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt21:21br />
<$BlogIt

Elimde tüketemediğim bir miktar fazla
Glucerna SR var ihtiyacı olan bana ulaşırsa yardımcı olmaya çalışırım...
(
Ama lütfen gerçekten ihtiyacı olup, para verip alamayan birileri olsun...)
Nedir bu diyen olursa şöyle izah edeyim, genellikle midesi olmayan ya da beslenme problemi olan ve yediği besinlerden ihtiyacı olan ABCDE, vitamin, protein ne varsa almanızı sağlayan tıbbi içecektir.. Tadı o kadar kötü değildir, yani daha önce kullandığım Resource Support'a oranla daha içilebilir...
SR ibaresi ise diabetik hastalarına yönelik olduğunu anlatmaktadır, ben neden SR olanını kullanıyorum.. bu ayrı bir başlığa yetecek bir konu fekat kısaca anlatmak gerekirse, şöyle;
Midesi olmayan insanların yedikleri doğrudan ince bağırsağa, sonra da devam eden bağırsaklara doğru ilerler, arada mide olmadığı için yedikleri direkt sindirime geçer, bu sebepten dolayı midesi olmayan insanlar tıpkı şeker hastaları gibi yediklerinin hızlı sindirilen ve yüksek enerji veren yiyeceklerden olmamasına dikkat etmeleri gerekir... Aksi takdirde dumping sendromu denilen hadise meydana gelir.. kan şekerinin hızlı düşüp/yükselmesi.. (neyse tüm bunları başka bir yazı ile detaylı anlatayım.. konu dağılmasın..)
Etiketler: kanser, onkoloji, yardım
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/glucerna-sr-ihtiyac-olan-var-m.html"permanent link"><$BlogIt21:21>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt20:58br />
<$BlogIt
Bugün nispeten rahat uyuduğum bir gece geçirerek başladım güne... herhangi bir sakinleştirici ya da uyku ilacı kullanmıyorum.
Lakin hey hat, stant geçiş noktası yemek yememi inanılmaz zorlaştırıyor. Acı çekiyorum! bugün de aynı problem devam etti, yemek yemek benim için bir ızdırap. Tam stant'ın olduğu yerden geçerken canım yanıyor/acıyor...
Bunun dışında genel olarak sağlık durumum iyi, halsizlik olmadı bugün, hatta dışarı çıkıp bir arkadaşımla görüştüm...
Bu arada glucerna'ları[1] malasef fazla tüketemiyorum, içerken gene stant noktasında yanma yapıyor...
[1] : Onkoloji hastaları için tıbbi besin desteği vermek amacıyla üretilmiş bir içecek..Not:
Kanser değil de bu yemek yiyememek beni çok üzüyor, korkum o ki, kanserden değil de açlıktan ölmek!...Etiketler: 3. kemoterapi seyri, kanser, kemoterapi günlüğü
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/3-kemoterapi-sonras-8-gun-carsamba.html"permanent link"><$BlogIt20:58>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt00:28br />
<$BlogIt
Bugün, normal sayılabilecek bir uyku ile güne başladım, arada uyandığım oluyor ama sanırım normaldir...
Gün içinde ise iştah problemi yaşamamama rağmen yediğim her lokma stant geçiş noktasını acıttığı/yaktığı için yeterince beslenemedim.
Stant geçiş noktasında ki yanma artık klasik asit geri gelişi olmaktan çıkmış durumda, sanki orada bir yara var ve onun acısını hissediyorum...
Eğer bu etkiler normale dönmezse kilo kaybetmeye hızla devam edeceğim gibi görünüyor...
An itibariyle kilom : 57.5 (giysiler tahminen 500 - 750 gr arasındadır..)
Not:
umarım bu kadar saçma bir sebepten ölerek tıb tarihinde bir ilk olmam!Etiketler: 3. kemoterapi seyri, kanser, kemoterapi günlüğü
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/3-kemoterapi-sonras-7-gun-sal.html"permanent link"><$BlogIt00:28>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt23:26br />
<$BlogIt
Bugün , bu aralar çektiğim acıların da artmasından olsa gerek araştırmalarımı yeniden yoğunlaştırdım. Levent Hocam ziyaretime geldi bugün, Gen Terapisinden bahsetti , araştırıp baktık nedir ne değildir diye.. Sonra Ohio State'de Gen Terapisi konusunda araştırma yapan Prof. Dr. Carlo M. Croce'ye e-mail[1] yazdık, bakalım cevap gelecek mi ? ya da ne gelecek bekliyoruz..
Altta www.genbilim.com adresinden aldığım bilgi var, bilgi pdf formatında olduğu için link vermek yerine kopyalamayı tercih ettim.
------ Gen Terapisi nedir? nasıl uygulanır? uygulanabilirliği tescil edilmiş midir? -----
Hastalıkları tedavi etme ya da fiziksel etkilerini azaltma amacıyla hastanın vücuduna genetik materyalin sokulması, tıp tarihinde bir devrim olmuştur. İlk başlarda genetik hastalıkların tedavisi amacıyla planlanan gen terapisi artık, kanser, AIDS gibi diğer pek çok hastalığın tedavisi için de kullanılmaya başlanmıştır.
Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler.
Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor.
Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır.
Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir.
Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir.
Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir.
Gen Terapisinin Temel Sorunları
Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar.
Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır.
Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar.
Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır.
Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır.
Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır.
En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır.
Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri
Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir.
Engeller
Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır.
Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir.
In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez.
Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir.
Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir.
In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da
bazı sakıncaları vardır.
İlk Gen Terapisi
İnsanda ilk gen terapisi denemesini 1990'da Dr. French Anderson gerçekleştirdi. Ex vivo gen terapisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde, adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tipi kopyası yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel ADA enzimini üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamsal tehlike yaratabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır.
ADA eksikliğinin ilk insan gen terapisi denemesi olarak seçilmesinin bazı nedenleri vardır. Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan kaynaklanır ve bu durum olası bir gen terapisinin başarı ihtimalini arttırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir sistemle kontrol edilmektedir: Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek ADA proteininin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi gerekmez.
Bu ilk insan gen terapisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi. Terapide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuvar şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltıldı. Daha sonra normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere nakledildi. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirdi. Genetik olarak başarıyla değiştirilen hücreler seçilerek, yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltıldı. Son aşamada da, düzeltilmiş bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri verildi. Bu işlem, yani T hücrelerinin hastadan alınması, laboratuvar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi, tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlandı. Daha sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edildi. Tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi.
Bu ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler, ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen terapileri tasarlandı.
Kanser tedavisi için bilim adamları, savunma sistemi hücrelerini gen terapisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Amaç, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi sağlayan genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler sürmektedir.
Alternatif olarak, kanser hücreleri vücuttan alınıp, daha güçlü bir savunma tepkisi çekebilecek şekilde genetik olarak değiştirilebilir. Bu hücreler daha sonra, bir çeşit kanser aşısı gibi reaksiyon göstermeleri umuduyla tekrar vücuda verilebilir. Bu konudaki klinik deneylere başlanmıştır.
Öte yandan tümörlere, bunları bazı antibiyotik ve diğer ilaçlar için çekici kılabilecek genler de nakledilebilir. Daha sonra yapılacak ilaç tedavisi, sadece bu genleri taşıyan (yani kanserli) hücreleri öldürecektir. Şu anda bu gibi iki klinik deney, beyin tümörlerinin tedavisi amacıyla yürütülmektedir.
Gen terapisi vücudun savunma hücrelerini AIDS virüsüne karşı dirençli hale getirmek için de kullanılabilir.
Gen Terapisinin Riskleri
Virüsler normalde birden fazla hücre çeşidini enfekte edebilirler. Bu nedenle, vücuda genleri taşıyan virüs kökenli vektörler de, sadece hedeflenen hücreleri değil, başka hücreleri de enfekte edip, yeni geni bu istenmeyen hücrelere taşıyabilir. Ayrıca, ne zaman DNA'ya yeni bir gen eklense, bu genin yanlış bir yere yerleşme tehlikesi de vardır. Bu durum, kansere ya da başka bozukluklara yol açabilir. Bundan başka, DNA bir tümöre doğrudan doğruya enjekte edildiğinde, ya da gen nakli için lipozom sistemi kullanıldığında, taşınan yabancı genlerin, çok düşük de olsa istemeyerek eşey hücrelerine girmesi ihtimali vardır. Bu durumda yapılan değişiklik kalıtsal olacak ve sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Ancak böyle bir duruma hayvan deneylerinde rastlanmamıştır. Başka bir sorun da, nakli yapılan genin ekspresyonunun çok yüksek oranda olması ve sonucunda da eksikliği hastalığayol açan proteinin yarardan çok zarar getirecek kadar çok miktarda üretilmesi olasılığıdır.
Bilim adamları, bütün bu riskleri ortadan kaldırmak amacıyla hayvan deneyleri yapmaktadırlar. Alınan önlemler başarılı olmuştur, şu ana değin insanlara uygulanan gen terapilerinde bu potansiyel sorunlar görülmemiştir.
Gen Terapisinin Çözüm Bekleyen Sorunları
İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorunsa, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır. Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir.
Yukarıda açıklanan yöntemler bugüne değin 300 klinik daneyde 6000 hasta üzerinde kullanılmıştır. Ancak, şu ana değin gerçekten başarılı bir sonuç elde edildiği ileri sürülemez. Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeriyse denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Ayrıca, denemelerin büyük bir bölümünün kanser hastalarında yapılmış olması yeni bir sorun yaratmaktadır: Hastaların ölümlerinden dolayı tedaviyi izleyememek.
Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen terapisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen terapisinin başarılı
sonuçlar vereceğine inabiliriz.
Armağan Koçer Sağıroğlu
Danışman: Bekir Sıtkı Şaylı
Prof.Dr., İntergen
[1] : Gönderdiğim email:
Dear Dr. Croce,
I'm a stomach cancer patient from Turkey. In 2007 I was diagnosed with stomach cancer. I underwent a surgery that removed my stomach, followed by chemotherapy. I year later I was diagnosed again with a repeating condition. I'm receiving a second chemotherapy. I believe you lead a research on gene therapy. I would be greatful if you can direct me to a center where I can apply for (even experimental) gene therapy.
Thank you in advance.
Davut Topcan
Etiketler: araştırma, gen terapisi, kanser
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/kansere-kars-gen-terapisi.html"permanent link"><$BlogIt23:26>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt12:32br />
<$BlogIt

Öncelikle yeşil çay harici çayların yapısı gereği yapraklarında ki
antioksidan özelliğin yokolduğunu biliyoruz.
Eğer ille de bildiğimiz siyah çaylardan içeceksek teee amcasının sri lanka'sından ithal edilen , ülkemizde kaçak çay olarak bilinen ceylon çayını tercih etmenin sağlık açısından hiçbir artısı yok. Sadece tat farkı var hepsi o kadar... (
ben ısrarla yeşil çay öneririm o ayrı)
Milliyetçilik yapacak değilim ama kendi ülkemizde üretilen, -bol bol üretilen- güzelim çaylar varken ithalat ile saçma sapan bir harcama yapmak hiçte akıllıca değil. 1 kg Kaliteli bir çaykur çayı 8-10 TL iken, 1 kg ithal Ceylon çayı 30 TL civarında...
Ayrıca çayın kalitesini anlamaya yönelik şöyle bir bilgiyi de paylaşayım;
İyi çayı anlamak isterseniz denemesi çok basittir. Bir bardak soğuk suya bir çay kaşığı çay atıp karıştırın.Beş dakika bekleyin. Su renkleniyorsa o çay sahtedir. İçinde boya vardır.
Ayni zamanda çayı avucunuzda ovcalayın, hakiki çay dağılır gider.Kolayca toz haline geçer.Çünkü kurumuş filiz ve taze yapraktır. Eğer çay elinize batıyorsa içinde sap, kazzık vardır. Sahtedir.
Hakiki çay sıcak, kaynar suda bile kolayca açılmaz; renk vermez. Çayın rengi gelmesini isterseniz,dem suyunun yarısına, çok az şeker atın. Çayı dem suyunun yarısı ile iyice kaynadıktan sonra, kalan soğuk dem suyunu ekleyin; tekrar kaynatın. Tavşan kanı çay elde edersiniz.
Bir de iyi çay, demir tuzları ile koyu siyah renk verir. Bu siyah renk, ne kadar koyu ise o çay okadar kalitelidir. Deneyin...
Etiketler: ceylon tea, çaykur, seylan çayı
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/ceylon-tea-vs-known-teas.html"permanent link"><$BlogIt12:32>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt22:09br />
<$BlogIt
Bu aralar yerimden kalkabilecek kadar gücüm olmaması bana düşünmek için oldukça fazla zaman yarattı... Tüm uzuvlarınız size itaat etmezken tek kullanabildiğiniz uzvunuz beyninizdir ağır hasta olduğunuzda... O da durmaz hiçbir zaman çalışmadığı kadar çalışır, düşünür, hatırlar, bazen üzer sizi, öyledir beyin..
İşte tam bu noktadan atlıyorum hayata.. Hayat öyle güzel bir şey ki! hiçbir şekilde riske atılmayacak kadar değerli, neden? niçin? nasıl?....
Hayata sabah kalkıp işe gitmek akşam sıkıcı bir trafik eşliğinde eve dönmek olarak bakmayın... Bunlar sadece bir kısmı, ama göremediğimiz hissedemediğimiz kocaman başka bir kısmı daha var...
Sıradan bir yol kenarı lokantasının muhteşem kavurmasını , oranın kendine has ekmeği ve kendi yapımı ayranı eşliğinde tadına vara vara yiyebilmek, her lokmada yeniden doğmak gibidir hayat. Bunu yapabilme lüksünün değeri nedir? bir düşünün... Ya da çok sevdiğiniz bir yiyeceği hayal edin, onu yerken aldığınız haz...
Sonra kalkıp markete kadar gidebilme gücü, gidip avare avare dolanıp dilediğinizi alabilmeniz, yani maddiyatı değil, tüm bunları yapabilecek gücü bulmanın değeri nedir?
Burada ne demek istediğimi tam anlayamayabilirsiniz, sırt üstü yada uzunlamasına tamamen yatay konumda tek yastıkla yatabilmenin değeri nedir? yaklaşık iki aydır oturur şekilde uyuyabiliyor ve yaşıyor olmamdan dolayı bunun değerinin paha biçilmez olduğunu söyleyebilirim... (
Allahtan haziranda tedavi sonrası bu stant'tan kurtulabilecek ve yatma sorununa da çare bulabileceğim)
Peki ya hani o aslında çok da sevmediğiniz işyerine gidip çalışabiliyor, projeler alıp bitirebiliyor olmanın değeri nedir? bana inanın ilk iki haftadan sonra evde tıkılı olmak cehennem azabına dönüşüyor...
Ve dahi dahası, önce Türkiye'de sonra Dünya'da görülecek , gidip tadılacak o kadar güzel yerler ve tatlar var ki, sırf bunları yapmak için bile bir çalışma içinde olabilmenin , savaşın verdiği haz nelere değer?
Sonra biri ile hayatı paylaşabilmek, tek eşlilik denilen muhteşem ilişki modelini tüm dünyanın savruk ilişki modellerine inat kendine maletmek... Birini ölümüne sevmek, birinin sizi ölümüne sevmesi, ne olursa olsun, başınızdan ne geçerse geçsin bağlarınızın kop(a)maması, bilseniz ki ne olursa olsun ona olan sadakatınıza ihanet etmediğiniz sürece dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insan karmaşasına inat bir tek kişinin sizi bırakmayacağını bilmek... ne olursa olsun yanınızda olacağını bilmek.. dahası böyle biri ile bir hayatı paylaşabilmek, bunun değeri nedir? galiba sırf bunun için bile herşeyimi verebilirdim...

İşte tüm bunların tamamı hayatın zerrecikleri.... tüm bu zerrecikleri kaybetmeden ne yazık ki bir tanesinin bile farkında değiliz...
Hayat işte tüm bu saydıklarımın birazını olsun geri alabilmek için neler vermezdim....

Not:
üstteki fotoğraflar fotokritik.com adresinden alınmış olup , midye fotosu bana ait diğeri de MrJehoel'e ait.
Not 2:
Şöyle bir hayalim var... çok şey mi istiyorum??? Etiketler: hayat
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/hayat.html"permanent link"><$BlogIt22:09>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt21:45br />
<$BlogIt
Günlük, çok canımı yaktılar çok, ancak bugün kalkabildim yataktan... bugüne kadar ki yan etkiler şöyle;
- İnce bağırsağımda takılı olan stant inanılmaz acı verdi, birşeyler yerken tam stant geçiş noktası fena halde acıdı,
- fena halde iştahsızlık,
- halsizlik,
- tuvalete çıkamama...
- ve genel olarak kırgınlık...
Bugün doktorumla telefonlaştık, özellikle stant noktasında ki acı üzerine konuştuk, haftaya kadar bu şikayetim geçmez ise gene bir operasyon ile stant değişikliğine gidilebilirmiş... buna gerek kalmaması ve haftaya kadar şikayetimin geçmesi yönünde telkin yapıp telefonu kapattık..
Ayrıca haftaya yapılacak kemo'dan sonra bir tomogrofi çekimi olacak orada kemoların gidişatını göreceğiz, tümör boyutları küçüldü mü, değişmedi mi ya da ne olduysa... ona göre tedavi değişebilir ya da başka şeyler düşünülebilirmiş..(yani sevgili günlük, hayatım bir ince ipliğe bağlı...)
Sağlığımla ilgili gelişmeler böyle...
Not: Canım bachata yapmak istiyor...ama gücüm yok:(
Etiketler: kemo, kemoterapi
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/3-kemoterapi-sonras.html"permanent link"><$BlogIt21:45>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt23:22br />
<$BlogIt
Öncelikle sevgili günlük, 3 hiç iyi bir rakkam değil bu konuda anlaşalım! keza farklı düşünüyorsan sana geriye kalan 9 adet kemoterapiyi hatırlatmak isterim. Bir de artık bayağı samimi olduğumuza göre şu uzatılmış isimleri bırakıp kemoterapiye "kemo" desek? olur mu? olur....
Bugün gene kışın ortasında ki en berbat soğuk günlerden biri, bağışıklık sistemimin çok da iyi olmadıdğı bugünlerde doktorumun muayenehanesine kadar gitmek beni bayağı bir endişelendirdi...
Her zaman annem ve babamla gittiğim kontrole bugün yalnız gitmek zorundaydım.. babam fena halde üşütmüş ve yatak döşek yatıyor... e malum annem de ona bakmak için evde kaldı.
Tüm günü neredeyse uyuyarak geçirdikten sonra bir cesaret çift katlı giyindikten sonra atlayıp arabaya çıktım yola.. Randevum saat 19:00'daydı... zamanında gittim ve muayenehanede beklerken (
her kontrolda en az bir saat kadar bekliyorum, doktorum alanında en iyisi olduğu için çok fazla hastası var...ve bu duruma bir zaman sonra alışıyorsun..) Canan teyzemi aradım. (
konuşma hamsili pilav üzerineydi..kaç gündür canım acaip hamsili pilav çekti ve yapmayı bilmiyoruz...) Direkt konuya girdim, benim canım hamsili pilav istiyor diye, e oğlum ben karadenizliyim yaparım sana dedi, ooooh dedim tamam yarın gel bize o zaman dedim. anlaştık ve telefonu kapattık..
O sırada yakınımda oturan bir bayan konuşmamı duymuş, hamsili pilav mı istedi canın dedi, evet dedim.. ben karadenizliyim nasıl yapıldığını iyi bilirim, tarifini vereyim sana dedi.. olur dedim... eski projelerden birinin TODO listesi açıktı önümde, en alt satıra hamsili pilav tarifini ekledim. (
yapıp yiyince done diye yazacağım:P)
Sonra sıra bana gelene kadar muhabbet ettik, annesinin rahatsızlığı için oradaymış kendisi, tümör beynine sıçramış ve gama-knife yöntemi ile tümörü temizlemişler.. (
başka bir yazımda bu ..-knife'lı yöntemleri anlatacağım), bir dergide yazar olduğundan bahsetti ve muhabbetin devamında piyasada ki ot çöp ile kanser tedavisi yapacağını iddia eden şarlatanları konuştuk.. email adreslerimizi aldık/verdik eğer mümkün olursa dergisinde bu konuya yer verecek..
Neden bu konuya bu kadar taktım? çünkü biliyorum ki denize düşenler yılana gözü kapalı bir şekilde sarılıyorlar, bu konuda kendimi sosyal olarak sorumlu hissediyorum. Birileri bir şekilde aydınlanmalı! Ben bildiklerimi yeterince kişiye ulaştıramazsam sanki bu adamların işlediği günahın da bir parçası olacağım gibi geliyor...
Her neyse konu çok dağılmadan kontrollerime gelelim;

Söylemiş miydim? Doktorum "
Prof. Dr. Nil Molinas Mandel" , kendisi benim için sadece doktor değil bir anne, bir abla, bir arkadaş ne bileyim kalbimin tam ortasında yer edinmiş bir kişi.. (üstte ki resim).
Bana en efsane sözü de şu olmuştur son dönemde : "
Bundan sonra biriyle evlenmeye karar verirsen önce bana getir, ben onaylamazsam evlenemezsin!" sonrasında da yakın zamanda evlilik gibi bir olay yok diyerek kulağımı çekmiştir..
Yani diyeceğim o ki kontrollerim de genellikle böyle, sanki doktoruma değil de bir akrabamla sohbete gidiyorum gibi oluyor.. Muhabbet ederken arada vücut kontrollerimi falan da yapıyor ve bir bakmışsın muayene bitivermiş..
Evet bugün ki muayenem süper geçti... dedi ki;"
iyiye gidiyoruz, genel durumun çok iyi, böyle devam.." Sonra yemek borumun ve ince bağırsağımın iyi durumda olduğundan söz ettim, bir kaç gün önce bir oturuşta üç dolma yediğimi söyleyince biraz kızdı, kendini deneme dedi:) Midem olmadığı için az ve sık yemem gerekiyor... birbuçuk sene geçti hala alışamadım....
Şimdi yarından sonra ki kemo'ya hazırlık.. Yarın da hamsili pilavımı yiyeyim de..:P
Tarifi de altta (Karadeniz usulü hamsili pilav);1.Adım : Önce iç pilavı hazırlıyoruz;Bir adet soğanı doğruyoruz, sonra yağda kavuruyoruz. 2 su bardağı pirinç yıkayıp kavurduğumuz soğan tenceresine koyuyoruz. Üzerine nane, dolmalık fıstık, (isteğe göre kuş üzümü), tuz ve karabiber ekledikten sonra bu karışımı kavuruyoruz.
Sonra sıcak su ekliyoruz (pilav, iç pilav olduğu için normal pilav kadar pişmeyecek), az pişiriyoruz. Su miktarı da tenceredeki pilavı çok az geçecek kadar olmalı.. yoksa lapa olur..(muş)
2. Adım : Tava Seçimi;Seçeceğiniz pişirme kabı, eğer ocakta yapacaksanız teflon olabilir (
ama buna çok dikkat kesinlikle çiziksiz olmalı) yok eğer fırında yapacaksanız borcam olmalı.
3. Adım : Hazırlama; Ben borcam ile fırında yapacağım için borcam üzerinde devam edeceğim..
Borcamın dibini hafif yağlıyoruz, (
hamsiler yapışmasın diye) altına hamsileri bolca diziyoruz, ama öyle nizami falan değil borcamın dibi görünmeyecek şekilde. Borcamın kenarlarına da diziyoruz, burada dikkat edilmesi gereken kenara dizdiğimiz balıkların yukarıdaki kısımları pilavın üstüne doğru kıvrılacak ona göre dizin..
Sonra borcama pilavı boşaltıyoruz, kenardaki hamsileri üzerine kapattıktan sonra pilavın üstüne de hamsileri döşüyoruz....

işte bu kadar..
ve son adım da pişirme kısmı oluyor..
Fırına koymadan önce üstünü aluminyum folyo ile örtersek üstte kalan balıkların kurumasını engellemiş oluruz... son beş dakika kala aluminyum folyo çıkartılarak sulu/kuru arası bir pişim kıvamına ulaşılabilir..
afiyet olsun....

Not: Yarın denedikten sonra sonucu yazacağım :),, ve tarifin sahibi olan Gülbin hn'a da buradan tekrar teşekkür ediyor ve annesine acil şifalar diliyorum...
Etiketler: 3.kemoterapi, hamsili pilav, kemo, Nil Molinas Mandel, yemek tarifi
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/3-kemoterapi-oncesi-doktor-kontrolu.html"permanent link"><$BlogIt23:22>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt22:16br />
<$BlogIt
Bugün yeğenim altta ki fotoyu gönderdi, bir de ne dese beğenirsin, "al dayı sana komik bişey göndericem bak".. evet yeğenim Özge ve ben varız altta ki fotoda.. bir sonra ki fotoğrafta ise gene yeğenim Özge ve ben ,sadece biraz yaşlanmışız... 2008'e ait bir fotoğraf ikincisi.


Etiketler: aile, photography
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/yegenim-ozge-ve-ben-flashback.html"permanent link"><$BlogIt22:16>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt19:15br />
<$BlogIt
iyi ve kötü günde birlikte olabilmektir aşk,
varlığı paylaşmak kadar yokluğu da paylaşabilmektir...
böyle, içimden geldi..
Etiketler: öylesine
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/oylesine-yok.html"permanent link"><$BlogIt19:15>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt18:45br />
<$BlogIt
Bir kaç ay önce iptables üzerinden geçenleri detaylı bir şekilde incelemem gerekmişti, o vakit iptables kurallarından QUEUE 'yi keşfetmiştim. Linux üzerinde çalışan iptables firewall'u ile C veya perl ile yazacağım bir scripti konuşturabildiğimi öğrenince pek bir sevinmiştim.
Isınarak ve açıklayarak ilerlemek gerekirse;
IPTABLES nedir?
Iptables Linux işletim sistemleri üzerinde kernel'da gömülü olarak çalışan bir firewall(güvenlik duvarı)dır.
Makinaya gelen veya giden paketler mutlaka iptables'a gelir ve hikaye tam da bu noktada başlar. Eğer hiçbir kural yazmadıysanız iptables pakete hiçbir müdehale yapmadan geçip gitmesine izin verir.
#
iptables -A OUTPUT -p tcp -j DROPEn basit kullanım şekli üstte ki gibidir, üstte ki satırda(kuralda) şunu demiş olduk;
* Linux işletim sistemi üzerinden dışarıya doğru gidecek olan herhangi bir TCP paketini DROP et. (yani izin verme)
Iptables konusu çok geniş olduğu için burda en basit hali ile değinip geçiyorum, daha fazla detay için yazılmış çok fazla türkçe ve ingilizce döküman mevcut, ufak bir google araması ile yığınla sonuca ulaşabilirsiniz..
QUEUE nedir?
Queue kelime anlamı olarak kuyruk anlamına gelmektedir. Iptables içinde kullanımı da pek farklı değildir aslında. Iptables'a gelen ya da giden paketler için bir QUEUE kuralı girilmişse , iptables gelen ya da giden her paketi memory'de bir kuyruğa koyar. Eğer sistemde queue paketlerini dinleyecek harici bir uygulama çalışmıyorsa paketler uzay boşluğunda kaybolur gider ve otomatik olarak DROP olurlar.
Script hakkında;Ben araştırmam sırasında bir kaç tane C ile yazılmış kod buldum, tabii olduğu gibi çalıştıramadım. Üzerinde bazı manipülasyonlar yaptıktan sonra (
bunlardan ayrıca bahsedeceğim) çalışır hale getirdim.
Script şu hali ile basitçe şu işi yapıyor: Queue ile scripte gelen paketlerin tamamını önce show_packet fonksiyonu ile hex karaterleri char olarak dönüştürdükten sonra ekranda anlamlı bilgilerin akıp gittiğini görebiliyorsunuz.
Ben output , yani makinadan giden paketleri queue yapıp ekranda ki bilgileri izlemiştim, güzel görünüyor, örneğin bir internet sitesine girdiğinizde, ya da ekli bir mail gönderdiğinizde dosya içeriği dahil herşey ekranınızdan ayna gibi akıp gidiyor...
Burda ki amacım paketlerin içeriklerini detaylı olarak görebilmekti, gördükten sonra paketlerin içeriğinde olmasını istemediğiniz bir durumu yakalamaya yönelik bir kod yazdıktan sonra paketi drop ya da accept(
izin vermek) edebilirsiniz.
Ben altta göreceğiniz kodda bilgileri izledikten sonra tüm paketlerin geçip gitmesine izin verdim.
Script içinde kullanılan method'lar ve kısaca açıklamaları;ipq_create_handle(0, PF_INET);
ip_queue tarafından kullanılan Netlink soketini handle etmek için kullanılır...
Parametre ve structure bilgisi altta ki gibi,
struct ipq_handle *ipq_create_handle(u_int32_t flags, u_int32_t protocol);
Geri dönüş değeri, başarılıysa bir pointer değilse NULL döner...
ipq_set_verdict(h, m->packet_id, NF_ACCEPT, 0, NULL);Kendisine şahane fonksiyon diyebiliriz, scriptimiz ile yakaladığımız iptables paketini modify etmeye yaramaktadır.
Burada bizi en çok ilgilendiren parametre NF_ACCEPT/NF_DROP parametreleridir. İsimlerinden da anlayacağınız üzere izin vermek için NF_ACCEPT derken paketi engellemek için NF_DROP parametresini kullanıyoruz.
How To Run iptables queue script? / Scripti nasıl çalıştıracağız?---------- |
| | --------- output packet ----->>> |
| Linux | | internet veya başka biryer
| | <<< --- input packet ------------- |
---------- |
** Makinada gcc yüklüdür diye tahmin ediyorum :) değilse hemen gcc C kod derleyicisini kurun.
Sonra kosoldan altta ki kodu (
adı : ipq.c olsun) ;
# gcc -o ipq ipq.c -lipqdiyerek derliyoruz. artık elimizde çalışır halde ipq programı var..
Şimdi iptables ile ilgili ayarları yapalım;
# modprobe ip_filter# modprobe ip_queue# echo "1" >/proc/sys/net/ipv4/ip_forward # iptables -A OUTPUT -p tcp -j QUEUEBu komutlarla eğer yoksa sisteme ip_filter ve ip_queue modüllerini yükledik, sonra makina üzerinde forwarding işlemlerinin yapılabilmesi için ilgili parametreyi 1 olarak set ettik. Eğer 0 olursa iptables ile forwarding yapılmaz.
Ve en son makinadan giden paketlerin hepsini queue, ederek yazdığımız programa gönderiyoruz.
sonra altta ki komutu verip, bir kaç internet sayfasını ziyaret edin ve arkanıza yaslanıp konsoldan akıp giden site içeriğini izleyin..
# ./ipqNot: Bu işlemler genellikle sisteminizi mahvetmez ama olur da birşeyler karışırsa sorumluluk kabul etmiyoruz. Zaten bu işleme ihtiyac duyacak birileri biraz da olsa sistem , iptables ve programcılık konusunda expert kullanıcıdır.
Herhangi bir soru veya yorumunuz olursa yorum yazabilir ya da
bocuhk a t gmail dot com adresinden bana ulaşabilirsiniz.
Kolay gelsin...
/*
* This code is GPL.
*/
#include </root/dt/netfilter.h>
#include <libipq.h>
#include <stdio.h>
#define BUFSIZE 2048
static void die(struct ipq_handle *h)
{
ipq_perror("passer");
ipq_destroy_handle(h);
exit(1);
}
void showPacket(ipq_packet_msg_t *pkt){
int i=0;
printf("\n Raw packet: --------------------------\n");
for(i=0;i<pkt->data_len;i++){
printf("%c ", (char)pkt->payload[i]);
}
printf("\n End of raw packet ------------------");
}
/* Checksum for IP header
*/
unsigned short checksum(unsigned short *addr, int len)
{
int nleft=len;
int sum=0;
unsigned short *w=addr;
unsigned short answer=0;
while(nleft>1){
sum+=*w++;
nleft-=2;
}
if(nleft==1){
*(unsigned char *)(&answer)=*(unsigned char *)w;
sum+=answer;
}
sum=(sum>>16)+(sum&0xffff);
sum+=(sum>>16);
answer=~sum;
return answer;
}
int main(int argc, char **argv)
{
int status;
int c;
unsigned char buf[BUFSIZE];
struct ipq_handle *h;
h = ipq_create_handle(0, PF_INET);
if (!h)
die(h);
status = ipq_set_mode(h, IPQ_COPY_PACKET, BUFSIZE);
if (status < 0)
die(h);
c = 0;
do{
c = c +1;
//printf("Donence.. %d ", c);
status = ipq_read(h, buf, BUFSIZE, 0);
printf("status: %d \n", status);
if (status < 0)
die(h);
switch (ipq_message_type(buf))
{
case NLMSG_ERROR:
fprintf(stderr, "Received error message %d\n",
ipq_get_msgerr(buf));
break;
case IPQM_PACKET:
{
ipq_packet_msg_t *m = ipq_get_packet(buf);
showPacket(m);
printf("packet: %d\n",m->data_len);
status = ipq_set_verdict(h, m->packet_id,
NF_ACCEPT, 0, NULL);
if (status < 0)
die(h);
break;
}
default:
fprintf(stderr, "Unknown message type!\n");
break;
}
} while (1);
ipq_destroy_handle(h);
return 0;
}
Etiketler: c code, ip_queue, iptables, iptables queue, linux, script
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/iptables-queue-nasl.html"permanent link"><$BlogIt18:45>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt20:30br />
<$BlogIt
Sevgili günlük, sonunda internet siteleri ve kitaplar arasında kaybolurken tek bir maddelik iyi birşey bulabildim!
Akşamları bir veya iki kadeh şarap (
lakin tekel bayisinden satın alınan değil, hakikaten katkısız düzgün bir üzümden yapılmış) mide kanserinden korunmak için tüketilmesi gereken gıdalar arasında, buna ek olarak şunlar da var;
- Bol taze sebze ve meyve yemek
- Kırmızı et, balık ve tavuğun dengeli yenmesi
- Vücudun ideal kilosuna yakın olması
- Hareketli bir yaşam
- Sigara içmemek
bu maddeler Amerika Kanser Enstitüsü tarafından açıklanmış.
Dün akşam toplamda 3 saatte, Dr. İlhami Günerel'in "
Kanserden Korkma! Modası Geçmiş Tedaviden Kork!" isimli kitabını okuyup bitirdim. Kitap çok ilginç konulara değiniyor, bildiğimiz tedavi yöntemleri ile yüzleşmemizi sağlıyor. Sıkı bir araştırma sonucunda ise dönüp dolaşıp çıkılan yol malasef gene Modası Geçmiş Tedavi oluyor.
Dr. İlhami Günerel'in bahsettiği bu "Modası geçmiş tedavi" nedir? Kemoterapi ve Radyoterapi! Evet bugün Türkiye ve Dünyada Tüm Onkoloji Dernekleri tarafından kabul edilmiş ve uygulanan bu yöntemleri modası geçmiş tedavi olarak nitelendiriyor.
Kitap üç tane quote(özlü söz?) ile başlıyor.
"Klasik kanser tedavisi büyük bir sahtekarlıktır"
-- Dr. Linus Pauling
"Hiç bir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan doktor, hafif anlamda bir budala, gerçekte ise bir canidir."
-- Dr. Robert Aktins
"Bu kanserle savaş masalı bir öbek dışkıdır."
-- Dr. James Watson
Modern tıbba bu kadar ağır bir dille , neredeyse hakaret boyutunda yaklaşan bu üç zat-ı muhterem kendi alanlarında çok ciddi çalışmalar yapmışlar.
Eğer kanser hastası iseniz ve kanseriniz yeniden nüksetti ise, benim gibi, bildiğiniz herşeyi unutup, öğrendiğiniz herşeye şüpheyle yaklaşmak durumunda kalıyorsunuz.
Kitap diyor ki; kemoterapi yaptırmayın!, radyoterapi yaptırmayın! pekala ne yaptıralım? kanserin ortasındayım, hiç birşeyin garantisi yok. Kemoterapiler sonuç verecek mi onda emin değilim. Ve birileri diyor ki bırak kemoterapiyi!
Hayır o birileri ve malum kitap. Oklarını çok güzel bir yöne çevirmişsin, Dünya sağlık örgütü ve ilaç sanayisinde ki rant'ı hedef alarak bir sonuca ulaşmayı denemişsin fakat ben ikna olmadım.
Tamam Dünya Sağlık Örgütü(FDA) ve Dünya Kanser Enstitüsü(NCI) o kadar da sütten çıkmış ak kaşık kıvamında yerler olmayabilir fakat suçlanılan kadar da mafyavari yerler değil.
NCI ve diğer tüm araştırma merkezlerinin şu ana dek üzerinde çalıştıkları, kansere karşı daha iyisini nasıl yapacakları ve bu konuda gelebildikleri en iyi nokta daha az yan etkileri olan kemoterapi ilaçları bulabilmeleri.
Kitapta başlıca hedef alınan konulardan biriydi ilaç sanayisi ve ilaç piyasasıda ki rant! Kitap'taki varsayıma göre kemoterapide kullanılan ilaçlar değer yitirmesin diye yapılan yeni araştırmaların önü kesiliyormuş. Evet bu rant gerçeğini ve dolarlar üzerinde ki yeşil rengin gözlerde yarattığı parlamayı düşünürsek böyle birşey mümkün olabilir.
Lakin bu noktada gene şüpheci yaklaşıyorum. Dünya devlerine baktığımızda mesela google, iyi kar getirdiğini gördüğü ve google video servisinin çok ciddi ve önde bir rakibi olduğu için youtube'u satın aldı.
Aynı şeyi pekala ilaç sektörü için de düşünemez miyiz? Birileri gerçekten kanser için devrim yaratacak bir ilaç bulduysa, ilaç sanayiinde ki iş adamları neden o doktoru ortadan kaldırmayı seçsinler ki? gayet iyi bir para ile satın alamazlar mı?
İki yüzlü bir madalyon gibi lakin bizlere 1. seçenek daha dramatik geldiği için ona inanmayı tercih ediyoruz. Belki olaylarak gerçekten de biraz daha objektif yaklaşmak gerekiyordur.
Kitabı okuyan ve okuyacaklara da en önemli tavsiyem objektif olmayı her satırda hatırlasınlar.
Bunun dışında gelelim diğer sonuçlara;
Bir diğer alternatif kanser tedavisi yaklaşımı da daha çok ülkemizde var. Bitkisel tedavi yaptığını iddia eden bir çok _kendini doktor adletmiş_ kişi bulabilirsiniz, onlara gittiğinizde size otomatik olarak bir diyet çıkartacaklardır. (burası önemli) Bazıları kemoterapiyi bırakmanızı isteyebilir(sakın). Onlarla görüşmenizde bence bir sakınca yok fakat önce kendinize şunu sorun, at gözlükleri takıyor muyum? eğer cevabınız "evet" ise, mahallede ki bakkalla bile konuşmayın derim. yok hayır ise konuşun işe yararları alın işe yaramayanları es geçin gitsin.
Lakin bence en sağlıklı olanı doktorunuz dışında hiçkimseye gitmemeniz, beslenme konusunda ise eğer bir diyet uygulamanız gerekiyorsa doktorunuz size söyleyecektir, değilse doğal beslenmeye özen gösterin bu kadarı kafidir.
Burası en önemli nokta!!! Beslenme! Günlerdir bir sürü şey dinledim, dinlediklerimin hepsini bir kenara kaydettim ve tek tek araştırdım.
Sonuç, eğer bir kanser hastasıysanız dilediğiniz gibi DOĞAL yollarla beslenebilirsiniz! Bunu sağlıklı olanların da yapması gerek ama biraz zor gibi.
Doğal yollarla beslenmek nasıl olacak? Yediğiniz her lokmanın , boğazınıdan geçen herşeyin nasıl yapıldığını araştırdıktan sonra doğal olanını bulup yiyin.
Örneğin Zeytin!... bildiğimiz marketlerde çeşit çeşit satılan zeytin... lakin bu zeytinler sağlıklı değil, çünkü doğal değiller, istediğiniz markete gidip zeytin alırken şunu sorabilirsiniz, bu zeytinlerde oksit var mı? cevapları evet olacaktır, ben denedim. evet dediler. Çünkü zeytin geç olgunlaşan bir yiyecektir, kendi halinde olgunlaşmasını beklerseniz muhtemelen uzunca bir zaman marketlerde hiçkimse zeytin göremez. Bu yüzden zeytin üreticilerinin sıkça uyguladığı bir yöntem var, zeytinleri havuza atıp içine oksit ekledikten sonra kısa süre içinde hızlıca olgunlaşıp yenilebilir hale gelmesi.
Daha uzun hayatta kalmak istiyorsanız zeytin nasıl yapılır öğrenip, olgunlaşmamış zeytinleri alıp kendi zeytininizi kendiniz yapın. Yok yapamam diyorsanız gidin bir köye yapan bir aileden satın alın.
Sonra gelelim yağlara, yağlardan sadece zeytinyağını tercih etmek gerekiyor, lakin onun da gene daha az asitli olanını bulmanız lazım. Zeytinyağı kansere karşı tek başına mücadele eden özelliklere sahip.
Mutlaka bir yerlerden duymuşsunuzdur, köpekbalığı kıkırdağı ve kansere karşı etkisini, köpek balığında bulunan bu anti kanserojen madde zeytinyağımızda var...
Kızartma yemek yok... hele hele dışarıda yapılmış kızartmaları yemek ölümcül derecede kötü. Özellikle mide kanserine davetiye göndermekle eşdeğer.
Tütsü yöntemiyle pişirilen etler, _mangal_ lakin burada ayrıma düştüğüm bir nokta var tamamen aydınlandığımda onu da paylaşacağım. Mangal yaparken kullanılan kömür veya odun birşeyleri değiştirir mi bilmiyorum.
C vitamini, günlük ihtiyacınız ne kadarsa o kadar mutlaka tüketin, kansere hiç bir zararı yok aksine bağışıklık sistemini güçlendirerek savaşa yardımcı oluyor.
** Burada C Vitamini ile ilgili yapılan ciddi spekülasyonlar var, gene bunlarla ilgili yaptığım araştırma sonucunda
NYTimes 'da yayınlanan bir habere güvenerek son noktayı koydum. C vitamini kanser hücrelerine doğrudan enjekte edildiğinde kanser hücrelerini parçalıyor, fakat kemoterapi esnasında tablet şeklinde yüksek dozda alına C Vitamini kanser hücrelerini de besleyip güçledirebiliyor. Sonuç olarak C Vitamini tabletler ile yüksek dozda almak zararlı olabilirken doğal yollarla tüketmenin hiçbir sakıncası yoktur.
Düdüklü tencere kullanmayın, teflon kullanmayın, çelik tencerelerin daha sağlıklı olduğu iddia ediliyor her yerde.
Şu anda aklıma gelenler bu kadar, devamını mutlaka yazarım.. Lakin şöyle özetlemek gerekirse, kanser hastası olun ya da olmayın, doğal yollarla beslenmek kanserden koruyacaktır. Aksi takdirde ya kanseriniz nüks eder ya da kansere yakalanırsınız.
İstatistikler kansere yakalanma yaşı ve sayısı hakkında hiç iyi şeyler söylemiyor...
Son olarak;
*** Buradan not düşüyorum herhangi bir kanser hastası eğer bu yazımı okuyorsa lütfen dikkate alsın. Hastalığınızla ilgili hangi aşamada olursanız olun, doktorlar size ne söylerse söylesin, kesinlikle ve kesinlikle alternatif tıbbı ana tedavi olarak görmeyin!!!! Alternatif Tıp'ta çareler aramayın!
Ölümün çok yakınına gelmiş bilgisayar programcısı bir kanser hastası olarak günlerdir alternatif tıp hakkında araştırmalar yapıyorum. Nerelerden nasıl bir bilgi alıp daha iyi olabilirim diye sürekli olarak okudum. Orta düzey ingilizcem ile internette 1900 lü yıllardan beri yapılan araştırmalar ve alternatif tıp aleminin derinlerine kadar indiysem de malasef sonuçlar beni gene modern tıbba geri döndürdü.
Bu yüzden tekrarlıyorum sakın! sakın ha iyice araştırmadan kendinizi alternatif tıbba bırakmayın. Zaten kademeli bir araştırma sonucunda kendinizde doğru sonuca ulaşacaksınız.
Etiketler: alternatif tıp, kanser
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/alternatif-kanser-tedavisi.html"permanent link"><$BlogIt20:30>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt14:24br />
<$BlogIt
Sana en son esmeralda dediğimde "ama ben esmer değilim ki" demiştin. Ben de önemi yok demiştim, sen o gün esmeraldaydın, bense dış kapıda ki bir mandal değildim. Takvimler hangi yılı gösteriyordu hatırlamıyorum, sen hatırlarsan söyle!... aslında tüm bunların da artık hiçbir önemi yok biliyorsun, hayatta bir çok şeyin hiçbir önemi yok...
Hayat değişti, dünya çok kötü bir yer oldu. ama bilirsin bunların da önemi yok.
Esmeralda bunu sana bunca yıl sonra söylemek istemezdim, lakin bilirsin gerçekler gizlenemez... Hayatımı tehdit eden bir hastalıkla savaşıyorum şu anda. Ne olduğunun önemi yok, önemli olan hayatımı tehdit ediyor olması. Doktorlar garanti edemiyorlar hiçbirşeyi, olsun Esmeralda, bunun da önemi yok.
Önemli olan henüz çok genç olduğum ve ölmek istemediğim. Beni hatırladığın kadar yakışıklı değilim, biraz zayıfladım ama bunun da bir önemi yok. 58 kilo ile yaşayabilirim. belki bir gün yeniden 75 olurum, saçlarım yeniden çıkmaya başlar...
Tabii ya bundan bahsetmedim değil mi?, saçlarım dökülmeye başladı... ama önemi yok. sen beni hiç kel görmedin.
İşte tüm bu yazdıklarımın hiçbir önemi yok!
Birşeyler hayatımı tehdit ediyor. sence yazabileceğim herhangi bir cümlenin bir önemi var mı bu tehdit dışında?
Bu sabah ateşler içinde uyandım, 3 yaşındaydım bu sabah, annemle babam vardı başımda, bulanık görüyordum. 3 yaşındaymışım gibi baktılar bana. soğuk suyun altına soktular. (bunu evde tek başınıza denemeyin) .
6 ay demiştik değil mi? tedavi bitsin.... belki iyileşirim, belki biraz kilo alırım, giderim belki buralardan... o zaman birşeylerin önemi olur değil mi esmeralda?
Etiketler: esmeralda
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/onemi-yok.html"permanent link"><$BlogIt14:24>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt19:12br />
<$BlogIt
......en son giderken, yani sabaha karşı, bari dedi, madem evleneceksin, kasımda evlen, haziran iyi değil, yani dedim, yani bazı şeyler nasip. yani bu dünya dedikleri neye göre kime göre, yani hep aynı cevapsız sorular, sigarayı yeni bırakmış insanların kırgınlığı, bir sevgiliden vazgeçiş gibi, bu dünya dedikleri, daha da gelmem biryer, daha da manasını bulamadım, daha da sormam, yani.
......, senin aklından neler geçer anlamıyorum bazen. Bazen boş bakarken etrafa ve söylediğim şeylere yalandan gülümsemeler, aklın biryerlerde gezer senin, senin gözlerin güzel, benim değil, ben o yüzden sana bakarım boş zamanlarımda, sen nasıl uyursun, neler anlatırsın bana onu dinlerim, dinlerim ki bir cümlen beni koltuğumdan kaldıramasın, öylece durup bi daha düşüneyim, seni neden sevdiğimi, neden seveceğimi, seni, senin kareni.
Etiketler: by silenzio
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/bu-cumleleri-caldm.html"permanent link"><$BlogIt19:12>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt15:29br />
<$BlogIt
Geçen hafta yeni adresime telefon ve internet alabilmek için telekomu arayıp başvuru yapabilmeyi başarmıştım. Evet zor birşey gibi söylüyorum çünkü hakkaten çok zor... Başvuru alan call-center görevlilerini eğitilemez ve anlaşılamaz bir grup insandan seçtikleri için olsa gerek başvuruyu yaptıktan sonra gerçekten yorulduğumu farkettim.
Olay şöyle, telefonda bir süre bekledikten sonra , mekanik ses "bu görüşme kalite standartları gereği kaydedilecektir" dedikten sonra hattın öbür ucunda bir bayan sesi beliriyor..
BayanX: Buyrun ben bayanX, nasıl yardımcı olabilirim?Ben: Telefon başvurusu.
BayanX: Tabii kimlik vs bilgileri ister..Ben, tüm bilgileri aktarırım ve.
***devam eden sorular****!*!*! şok soru geliyor:BayanX: başvurunuzu tamamlayabilmemiz için sabit telefon numaranızı söylermisiniz?Ben: hönk!?!?!?!?!?!?
Ben: Sabit telefon numarası mı dediniz?!?!?
BayanX: Evet, başvurunuzu bu olmadan tamamlayamam.Ben: Şu anda o bahsettiğiniz sabit telefon numarasına sahip olabilmem için konuşuyoruz?!?! yani yok, GSM numaramı versem olmaz mı?
BayanX: olmaz, onu ayrıca isteyeceğim.Ben: Hanımefendi,YOK! kısmet olurda bu telefon görüşmesini tamamlayabilirsek ve siz bana bir sabit telefon numarası satabilirseniz, o zaman bende size istediğinizi verebilirim:-)
*** şaka gibi artık sinir ve gülmek arasındayım..BayanX: (sinirlendi) Komşunuzun ya da işyerinizin numarasını verin o zaman, o da olur.Ben: Çalışmıyorum ve komşum da yok!
*** bu harp bir miktar daha devam etti! ve sonunda zafer benim oldu! sahip olmadığım bir sabit telefon numarasını söylememeyi ve o anda yaptığım telefon konuşmasını benden istediği numarayı alabilmek için yaptığıma BayanX'i ikna etmeyi başardım!!! Lakin BayanX hiç profesyonel değilmiş, iyi üff(?) falan deyip tamamladı başvurumu... Sanırım son günlerde sevgilisi/kocası/çevresi ya da her kim ise birileri ile problem yaşıyor olmalı... Allah şifa versin!
Umarım tez vakitte hattım eve bağlanır , internet erişimimi de sağlarlar da komşuların wifi kanallarına salça olmaktan kurtulurum...
Sanki Telekom özelleşmeden önce böyle değil miydi? kimbilir...
Etiketler: news
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/telefon-ve-internet-basvurusu.html"permanent link"><$BlogIt15:29>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt15:06br />
<$BlogIt
Evet, ufak bir talihsizlik oldu ve kanser tekrarladı, zaten ilk seferden de deneyimli olduğum için ilk öğrendiğimde ne kadar çok tahribat yaratsa da , şimdilerde durumu iyice göğüslemiş ve durumu kontrol altına almış durumdayım. Herşey kontrol altında!
Sadece şu an içinde bulunduğum durum gereği altı ay raporluyum, altı aylık bir ara verdim hayata diyelim. Şimdi oturup buna üzülmek yerine kendimi oyalayacak meşgaleler buluyorum kendime...
Altı ay sonrası için çok daha radikal ve şimdiden biraz bulanık görünen kararlar aldım. (onları altı ay sonra konuşacağız)
Şimdi neler yapabiliriz onlara bakalım.
1-
Google Reader'ı aktif olarak kullanmaya başladım.
2-
Twitter ve
FriendFeed'i aktif olarak kullanmaya başladım. (account'um aynı: bocuhk)
3-
Facebook'u daha aktif kullanacağım. Arkadaşlarla bağlantı için iyi bir platform.
4-
O'Reilly Safari adresinden bir account satın alıp, teknik kitapları okuyarak teknik yönümü güçlendireceğim.
5- Daha çok blog yazacağım ve yazarken yazım tekniklerine biraz daha dikkat edip blog adresimi biraz renkledirmek niyetindeyim.
6- İngilizce hikaye kitapları vardı okumadığım, onları okuyup ingilizcemi ilerleteceğim.
7- Yeme içme konusunda, yiyeceklerle ilgili yaptığım araştırmalara devam edip, ağzıma koyduğum her lokmanın nelere yol açacağı hakkında fazlasıyla bilgi sahibi olmak istiyorum. (şimdiye dek öğrendiklerimi ayrı bir başlık ile paylaşacağım..)
8- Yeni ve güzel yemek tarifleri öğrenip, anneme tarif ederek yaptıracağım, beğendiğim yemek tariflerini mutlaka buraya da yazarım.. (umarım site yemek tarifleri merkezine dönüşmez.:) )
şimdilik liste bu kadar, daha sonra devam ederiz..
Not: Eski ev sahibim(
evet cuma günü taşınma işim bitti) Canan hn.'dayım şu anda, mükemmel ötesi bir börek yapmış onu yiyoruz, (rahatça yemek yemek şahane bişeymiş..) Evet konuyu oraya getireceğim sağlığım iyiye gidiyor, bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum.
Enver'e verdiğim sözü tutma zamanı geliyor gibi :)
Etiketler: ben, hayat, news
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/radikal-kararlar-oncesi-oyalanma-donemi.html"permanent link"><$BlogIt15:06>
sende yap! | ne demişler?
<$BlogIt14:39br />
<$BlogIt

:-)
Google yeni keşfettiğim translate servisi ile beni bir kez daha mest etmeyi başardı.. arada komik yazılar olabiliyor ama genel olarak çok çok iyi...
İşte blog adresimin hali artık
burada...
Sadece bununla kalmıyor, ingilizce bilmiyorsanız ilgili internet adresini girerek siteyi komple dilediğiniz dile çevirebiliyorsunuz, başarılı bir uygulama..
http://translate.google.comEtiketler: news
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2009/02/david-and-tea-break-topcam.html"permanent link"><$BlogIt14:39>
sende yap! | ne demişler?
arsiv