<$BlogIt16:25br />
<$BlogIt
O zamanlar üniversitedeydik...

Günler herkes için güzel geçiyordu, benimle birlikte 60 civarında kişi daha
"bilgisayar programcılığı" bölümünü işaretlemişti öss tercihlerinde.

sarışın,
esmer çok güzel kızlar vardı bölümde, tabii bunun yanında çirkinler de!
sonra onların peşinde koşan çeşitli illerden gelmiş kardeşlerimiz...

ben
hep bunun ve buna benzer sosyal ne varsa herşeyin dışına attım
kendimi... onlar benim için rakiptiler, bunun belki de hiçbir zaman
farkında olmadılar ama benim için hepsi öyleydiler...

Farkında değildiler çünkü onların amaçları ile benim amaçlarım çok farklıydı. benim en büyük amacım okul bittiğinde sağlam bir programcı olup kendi ayaklarım üzerinde durabilmekken onların en büyük amaçları ise dersleri başarı ile geçip evlerine yıldızlı karneler götürmekti.

"Programcılık"
ile ilgisi olmayan derslerin hemen hepsinde nerdeyse tamamen silik bir
öğrenciydim, çünkü tarih, edebiyat ya da ingilizce umrumda değildi tek derdim, programlama dillerini öğrenebilmekti. amacım sadece öğrenmek olduğu için ilk zamanlar programlama derslerinde de biraz
zorlanmıştım. ilk Qbasic sınavımı hatırlıyorum da, herkes 60-70
civarında alırken ben sadece 40 alabilmiştim. toplam 5 soru vardı
soruların hepsi 20'şer puan ve ben sınavda sadece 2 soru cevaplamıştım.
3. sorunun başlığını atıp tam çözümünü düşünüp yazacakken Mustafa
hoca'nın başımda dikildiğini farketmiştim. süre dolmuştu. ben sınav
süresinde sadece iki soru yaparken diğerlerinin tüm soruları cevaplayabilmesi
beni bir süre düşündürmüştü ki ilerleyen zamanda anlayacağım acı
gerçek, insanlar programlama dersinde, programcı olmak için temel
derlerden birinde kendilerine hayatlarında hiçkimsenin yapamayacağı
kadar büyük bir kötülüğü yapmalarıydı. yaptıkları hocanın daha önce
derslerde örnek olarak gösterdiği program parçacıklarını ezberleyip
sınavdan geçmekti.

sonra diğer arkadaşlarımın bu durumunu
öğrendiğimde o dersten o puanla kaldığım için hiç pişman olmamıştım.
kaybeden ben değildim kesinlikle onlardı. yapmam gerekeni biliyordum. sonuçta problemleri çözmekle ilgili bir
sorunum yoktu. ezber yapmak kesinlikle bana göre değildi. yapmam
gereken tek şey, problem çözüm süremi hızlandırmaktı. ve tabii kağıda
aktarma hızımı da. 1. sınıfın 2. dönemindeydik. ve ben bütün
programlama derslerinden iyi notlarla geçmeyi başarmıştım.

allahtan
yalnız değildim, benim gibi düşünen (bir elin parmaklarını geçmeyecek
kadar) arkadaşım vardı. hocalar tarafından da fişlenmiştik zaten. ama
kötü anlamda değil.

o arkadaşlarla en ortak noktamız, okulu
bitirmek gibi bir derdimizin olmamasıydı. biliyorduk ki o okul öyle ya da böyle
bir şekilde bitecekti. önemli olan okuldan örgün olarak ayrıldığımızda
piyasada bizi bekleyen tek dişi kalmış canavarlarla ne şekilde mücadele
edeceğimizdi..

bazen bu arkadaşlarla oturup zil zurna içerdik,
peki içerken muhabbetimiz ne olurdu? okulda ki sarışınlar ya da
esmerler umrumuzda değildi, tek derdimiz bilgisayar programcılığıydı,
hepimiz konuşturmalıydık bilgisayarı. bilgisayardan konuşmalıydık
sürekli. "borland delphi install shield" kullanmak delikanlı
programcıyı bozar mıydı? yoksa akıllı programcı gereksiz kod yazmaz
"install shield" 'i hazır olarak kullanır geçer miydi? sonra "install
shield" e içelim bu kadehimizi de deyip rakılarımızı yenilerdik...

sonra
o günlerimiz hırsla , kim daha güzel programlar yazdı derken geçip
gitti ve yollarımız ayrıldı... çoğumuzun okulu bitmedi ama örgün olarak
okulla ilişiğimiz kesildiği için iş hayatına hemen atılmıştık, murat
izmirde kendi şirketini kurmuş, ben mezun olmamdan daha bir hafta
geçmeden istanbulda bir şirkette işe başlamıştım.

o ezberci
arkadaşlar mı ne oldu? onların çoğu bildiğim kadarıyla sonradan aslında
programcılığı çok fazla sevmediklerini anlayıp başka mesleklerde
şanslarını denemeye karar vermişler... ve bildiğim kadarıyla bizim 4 yılda zorlayarak bitirdiğimiz üniversiteyi onlar 2 yılda şak diye bitirmişler... hayat işte ne yaparsın :-)

diyeceğim o ki, bu hayatta bişey olmak kolay değil, enver'in dediği gibi biraz kanırtmak lazım..
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2006/11/u-hayatta-ne-iin-ne-kadar-kanrttnz.html"permanent link"><$BlogIt16:25> sende yap! | ne demişler?

<$BlogIt10:28br />

<$BlogItAbout Me

<$BlogIt
Bu alanda neyi neden yaptığımı, neden bu kadar özel alanımdan bilgiler aktardığımı yazacağım.... Geçtiğimiz son bir yılda hayatın ne kadar kısa ya da bir kaç saat içinde bir insanın hayatının bir anda yok olabileceğini gördüm... ve malasef bunu çevremde değil doğrudan kendi üzerimde gördüm... yaşayarak... Bu son bir yıl öyle sancılı geçti ki hep güçlü olmayı denedim... yeniden yaşayıp sağlığıma kavuşabilmek için... ve evet kaybettiğim sağlığımı yeniden kazandım... Kanseri yendim!! lakin son bir yılda kaybedip geri kazandığım sağlığımı bir günde yeniden kaybedebileceğimi gördüm, son bir haftada... evet... bir yıl ve bir hafta insana çok şey öğretiyor... öğrendiğim şeyler arasında şu da var.. hiç bir insan sizi yeterince sevmez. yani günler güzel geçerken herşey yolundadır.. sizi sever yanınızda olmaya çalışır ama işler tersine döndüğü anda ölseniz kimse dönüp bakmaz... evet bu hayatın acı bir gerçeği! nasıl ki insanları değiştiremezseniz, bu gerçeği de değiştirme lüksünüz yok.. ancak bu gerçeğe alışıp bununla yaşamayı öğrenebilirsiniz. Ben mi? evet bende öğrendim.
Sonra kısa bir zaman önce evlenmeyi denedim, beceremedim. olmadı.. ayrıldık! neden ayrıldık? bu soruyu en az yüz kişi sordu.. cevabı gerçekten bilmiyorum! bildiğim tek şey, hiç bir insan bir sinir anında ayrılmaz.. mutlaka arkasında başka bir problem vardır.. buz dağının görünen yüzü ve görünmeyen büyük yüzü gibi bir durum bu. Şimdi geldiğim an itibariyle fiziksel ve ruhsal anlamda aldığım büyük yaralar var! ya bunların hepsini zamanla onarıp hayatıma devam edeceğim ya da bu kadarı ağır gelecek, yeni bir hayat kurmayı da beceremeyip yokolup gideceğim... işte tam da bu noktada özel yazılarımın anlamına geliyoruz.. anahtar kelime bu! "yokolmak".. artık ileri doğru baktığımda kaç günüm, kaç saatim kaldığını göremiyorum... sadece istiyorum ki eğer bir gün son yazımı yazamadan yok olursam bu yazılar kalsın burada... yıllarca... biri bir gün açıp desin ki böyle bir adam yaşamış... böyle bir adamın böyle acıları varmış... belki şimdi yok.. yaşamıyor... Atatürk'ün de son zamanlarında ki korkusu gibi benim en büyük korkum da unutulmak. Bu yüzden gün be gün fırsat buldukça içinde bulunduğum durumu yazmaya çalışıyorum. Can Dündar'ın da dediği gibi, günlükler kişinin o an içinde bulunduğu ruh halini yansıtırlar. Bir gün bu blog’u açtığınızda yeni bir yazı göremeyeceksiniz, bu böyle devam edecek ve uzunca bir süre yeni bir yazı olmadığında ben muhtemelen bu illete yenik düştüm ve geriye sadece bu yazılarım kalmış demektir..
Tarih : 17.11.2008 – Davut Topcan

bir kaç gün içinde bir operasyon ve bir yaşam sınavı daha vereceğim... ya da veremeyeceğim. gitmeden önce bu ufak köşeye ufak bir not düşeyim. daha önce söylemiş miydim... hayatta sevdiklerinizi üzmeyin. hayat gerçekten kısa.
Tarih. 24.12.2008 - Davut Topcan

yaşama dair verdiğim savaş hala devam ediyor.. son zamanlarda yaşadığım yeme problemlerinin nedeni kanserin yeniden tekrarlamış olduğunu öğrendim. yeniden kemoterapi başladı. 12 seanslık bir kemoterapi bu sefer. yarın 4. kürü alacağım, hala hayattayım:)
Tarih: 03.03.2009 - Davut Topcan
class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2006/11/about-me.html"permanent link"><$BlogIt10:28> sende yap!
| ne demişler?

<$BlogIt20:00br />

<$BlogItCehennem! Git onlara de ki; Sedat Yalçın bi daha asla aşık olmayacak.

<$BlogIt
Sedat Buket'e aşıktır ve Buket dizinin kötü karakteri Ceyhun ile evlenmeye karar vermiştir. (Zaten kadınlar kötü adamları sever..) Bunun üzerine Sedat Yalçın ve Cehennem Cevdet'in konuşmasından bir bölüm;

CEVDET: Bu yıl kış uzun süreceğe benziyor.

SEDAT:Öyle görünüyor

CEVDET: Eskiler buna pastırma yazı der

SEDAT: Sonbahar yaprakları hala yerlerde, çiğnenmiş sonbahar yaprakları.

CEVDET: Kış uzun sürecek

SEDAT: Belkide ömrümüzün en uzun kışı Cehennem en uzun kışı

CEVDET: Eve uğradım burada olduğunu söylediler. Buketle birlikte.

SEDAT: Buket..

CEVDET: Nerde o?

SEDAT: Gitti. Biliyo musun? Ceyhunla evlenecek.

CEVDET: Emin misin?

SEDAT: Evet.

CEVDET: Belkide evlenmez ne bilim bakarsın bi terslik olur.

SEDAT: Hepsi gittiler Cehennem. Ne Yeşim kaldı, ne Melek, ne de Buket.

CEVDET: Havada gittikçe serinliyor.

SEDAT: İçime kar yağıyor Cehennem. Bütün sonbahar yaprakları çürüyor.

CEVDET: Gidelim.

SEDAT: Beni yalnız bırak

CEVDET: Peki.

SEDAT: Cehennem! Git onlara de ki; Sedat Yalçın bi daha asla aşık olmayacak.

Etiketler:

class="post-footer"> by <$BlogItDavut Topcanref="<$BlogIthttp://davuttopcan.blogspot.com/2006/11/cehennem-git-onlara-de-ki-sedat-yaln-bi.html"permanent link"><$BlogIt20:00> sende yap! | ne demişler?

arsiv